"böyle bir işi neden yapıyorsun ki?"
en sık duyduğum soru cümlesi bu. düşünün; ölüyüm, çoktan öldüm, hâla çalışıyorum, ve bu sorudan hâla kurtulamadım.
yaşamım boyunca herhalde kırk, elli kere iş değiştirmişimdir. çalışmayı pek sevmedim. bir şekilde ayın sonunu getirebilmek bana yeterdi. hiç bir zaman fazla param olmadı. ama her zaman bir işim oldu. her zaman, daha önce ne yapmış olursa olsun, kaç yerden kovulmuş, atılmış olursa olsun, birini işe almak isteyenler vardır. yani vardı, ben hayattayken. öldükten sonra bunun değişeceğini sanıyordum. hayır tam olarak böyle de değil; yaşarken tanrıtanımazdım. ateist. "öteki dünya", "öbür taraf" benim için tanımsızdı. bu yüzden öldükten sonra herhangi bir şey olmayacağını, eğer gömülürsem bir kaç bitkiye yarar sağlayacağımı, bir süre boyunca da yaşamımda beni tanımış ve sevmiş olanlara ızdırap çektireceğimi düşünüyordum. hiçbir şekilde bir düşüncem, bir varlığım kalmayacağından dolayı da - buna ciddi ciddi inanıyordum - ay sonunu nasıl getireceğimi düşünemeyecektim. yok iken dertleriniz belli ölçüde azalıyor.
gelin görün ki, benim kendisini tanımamakta ısrarcı olduğum tanrı, son derece gerçek çıktı. söylenenlerden biraz farklıydı tabi, ya da kutsal kitaplarda yazılanlardan. şu an çalıştığım yer ile olan gizlilik anlaşmamdan dolayı kitapların ve peygamberlerin yanıldıkları noktaları anlatamayacağım. yine de size, öldüğünüzde, tanrı ile ilgili olan düşüncelerinizde en az bir konuda büyük, medyatik deyimiyle radikal değişiklikler yapmanız gerecekeğini söyleyebilirim.
neyse. uzun lafın kısası, sayısını gerçekten hatırlamadığım, bünyelerinde çalıştığım şirketlerden birinde, son işimden henüz çıkartılmamış ya da ayrılmamışken öldüm. çalışırken yani. hangi yıl, hangi ay hatırlamıyorum. ama ayın ortasından sonra olduğunu düşünüyorum.
ölmeden hemen önce iki kişiyi gördüm. birisi eski patronum, birisi de yenisiydi.
eski patronum, yani ben yaşarken bana tamamlanması gereken görevler ve tamamlanmaları karşılığında para sağlayanı, pek akıllı bir adam değildi. benim aksime, çok çalışkandı. ben de onun aksine, pek akıllıydım. yaşarken bu tip ayrımlar yapılması, bazı özelliklerin diğerlerine üstünlük sağlaması nedense çok önemli görünür. ben de bu tuzağa düşmüş biriydim. kendimi zeki addeder, başarılı bulduklarımı aptal ama çalışkan olarak yaftalardım. şaksiper'in dediği gibi, "what fools these mortals be".
doğal olarak, işyerinden çıkar çıkmaz tozlu, küllü bir mavi minibüsün altında kalmam artık aynı yerde bir dakika daha çalışamayacağım anlamına geldi. ben kapıdan çıkıp caddeye adımımı attığımda hemen arkamda olan, sigarasını yakmak için beş saniye duraksamış olan patronumun gözünün önünde kan ve etten oluşan bir istifa dilekçesi bırakmıştım. gözleri faltaşı gibi açılmış, muhtemelen fren mesafesi boyunca beni altında sürüklerken minibüsün omzumdan yavaş yavaş kopardığı sağ koluma bakakalmış bir adam olarak hatırlıyorum eski patronumu. adı, soyadı, şirketin adı, hiçbiri aklımda kalmamış. kulağımda manasız bir uğultu, gözlerim kandan kapanmak üzereyken bir süre daha görmeyeceğim eski patronumdan başka bir yere çevirdim bakışlarımı. ve karşımda uzun saçlı, yemyeşil takım elbiseli bir adam gördüm. gerçekten, neredeyse maske filmindeki jim carrey'nin giydiği yeşil renkteydi üzerindeki. koyu yeşil pantolon ve ceket, içinde açık yeşil gömlek. kravat yok. daha garibi ayakları çıplak. yüzünde bir tane bile tüy yok, bırakın sakalı bıyığı. ama saçları upuzun, dümdüz.
eski işimden ayrıldıktan hemen sonra işte böyle tanıştım yeni patronumla. ama işe hemen başlayamayacaktım. önce bir kaç sorusu olacaktı.
"şu an ne düşünüyorsun? çabuk ol, fazla vaktimiz yok." dedi yeşil takım. dişleri bembeyazdı, o kadar ki, gözlerime kan oturmuş olmasına rağmen net görebilir hale geldim. bir peter jackson filminden fırlamış, elf pürüzsüzlüğünde yüzü yaştan aza.
"pek bir şey düşünemiyorum." diye cevap verdim. "muhtemelen hastaneye gitmem gerekecek, pek öyle hafifçe çarpmadı adam bana." aslında durum hastane, hekim ya da şamanla düzeltilebilecek gibi değildi tabi. ben o sırada farkında değildim ama yüzümün yarısı asfaltta, bir kaç metre geride uzanıyordu. sağ kolum tamamen kopmaya çalışmış, bunun için en az 20 metre minibüsün ön tekerleği ile birlikte uğraş vermişti. daha ilk çarpma anında kaburgalarımın beşi kırılmış, bir tanesi kalbime saplanmak için yerden kımıldatılmamı bekliyordu.
"hayır hayır." dedi kravatsız gövel yeşili gömlek. "bak, şu an ölmek üzeresin. çok çok az vaktin var. ve senin ne düşündüğünü bilmem lazım. ölene kadar en azından iki - üç cümle kurabilirsin. lütfen zorla kendini."
bunları söylerken ceketinin iç cebinden, ceketinden daha koyu bir yeşile sahip küçük bir not defteri ve her yerde satılan, turuncu lacivert çizgili bir tükenmez kalem çıkarmıştı. gözlerimin - bir tanesi aslında yavaş yavaş sönüyordu, yani gözümün demeliyim - içine bakarak, bembeyaz dişleriyle, hevesle duruyordu.
"bir bakalım, sevgilimi düşünmüyorum çünkü sevgilim yok. ailemi düşünmüyorum çünkü ailemde düşünmeye değer canlı birileri yok. işimi düşünmüyorum, çünkü öleceksem kira derdim de yok demektir. aslında biraz acıktım galiba. ya da susadım mı yoksa? tam emin olamıyorum. bir de üç gündür banyo yapmadım. insanın ölürken bağırsaklarının boşaldığı doğru mu? şu an kafamdaki uğultu ve senin dişlerin dışında hiç bir şey duymadığımdan, hissetmediğimden soruyorum. iki gündür tuvalete de çıkamadım çünkü. eğer doğruysa, şimdi beni bu asfalltan kazıyacak olanlar, muhtemelen ter ve bok kokulu bir iç çamaşırı ile karşılaşacaklar. bu durum beni biraz utandırabilir. her neyse, bu tip şeyler işte. ama en çok, senin gerçek olmadığını ve benim bilincimin son kırıntısı olduğunu düşünüyorum yeşil kişi. bir de neden insan ölmezden önce en sevdiği yemeklerin kokusunu duyar, onu merak ediyorum."
gözleri ışıldadı patronumun. yenisinin yani. eskisi bir on metre arkada, o an etrafıda toplaşmış olan insanların bacaklarının arasından seçtiğim kadarıyla eli ağzında, diğer elinde yarısından çoğu piç olmuş sigarasıyla duruyordu. bir an gülesim geldi. tam o an yanaklarımdan bir tanesinin eksikliğini farkettim. bu farkedişin hemen üzerine az önce söylediğimi sandığım hiç bir sözü ağzımdan çıkarmadığıma aydım. bu aydınlanmanın hemen akabinde müthiş bir acı duydum. bu acının hemen ertesi gözlerimi tamamen açtım ve yeni patronumun az önce söylemediklerimi - ama bir şekilde söylediklerimi - yazmış, hafif sırıtır bir halde kalem ve not defterini ceketinin iç cebine yerleştirdiğini gözlemledim. bu gözlemlemenin bitmesinin ardından bağırsaklarımın gerçekten de söylendiği gibi çalıştığını duyumsadım. duyumsamam bitmişti ki yeşil giymiş adamın bana teşekkür kabilinden üzerime şefkatle uzanışını izledim. galiba beni öpecekti. o sırada öldüm.
aradan, şirket sırrı olduğu için açıklayamayacağım kadar bir süre geçti. bir kısmına nekahat dönemi denebilir. bundan sonra mülakatlar, referanslar - yaşamayanları - , sınavlar, tekrar mülakatlar.. bildiğinizden çok farklı değil. bu arada cenaze törenimi izlememe bile müsaade ettiler. tören dediysem, üç dört dostumun ve son çalıştığım yerden on beş, yirmi kişinin katıldığı bir toplaşma. üç ila dört dostumun yüzlerinden, camiden, mezarlıktan, törenin hangi seviyesindeler ise oradan hemen kaçmak istedikleri okunuyordu. ama son görev bu. bundan sonra onlardan bir talebim olmayacaktı, bunu bildiklerinden kaldılar. sonra gömdüler beni, iyi bildiler, helal oldu. eğlenceliydi. ve ardından tekrar sorular, iş deneyimi, görüşmeler, geri çağırılmalar..
ve sonunda işe kabul edildim.
yeşilli adamın yönetici asistanı olarak. ki bildiğiniz gibi bu sekreterliğin plazacasıdır.
yeşil patronum çok uzun süredir aynı işi yapıyor. kolay kolay bırakacağa da benzemiyor. bunu onun yerinde gözüm olduğundan falan söylemiyorum. sadece; bu kadar yoğun çalışan birinin kendi ilgi alanlarına vakit ayırabilmesinin zorluğunu anlamanız için belirttim. şimdiye kadar varolmuş günlerin her salisesi iş başında patronum. kendine ayıracak bir an bile bulamıyor. ve her geçen gün daha fazla iş çıkıyor. elma ve yılanla ilgili şu bildik zamandan beri evine gittiğini bile sanmıyorum.
ama herkes gibi onun da bazı merakları var. birkaç bin yıldır koleksiyonculuğa merak salmış. düşünce biriktiriyor. son düşünülenleri. kendisini ilk kez gören biri ile konuşmak için çok kısıtlı zamanı olan biri için çok normal. aslında bunu yüzyıllardır kendisi yapıyormuş. ama son zamanlarda işler çok yoğunlaştığından bazı aksamalar olmuş. patronum koyu yeşil defterine, hiç tükenmeyecek kalemiyle düşünceleri yazarken bir sonraki müşterisine gecikir olmuş. bir değil, iki değil, sorun etmemişler ama en sonunda yönetim kurulundan uyarı gelmiş. o da kendisine bir yardımcı, bir "asistan" bulmasının daha yerinde olacağına bir şekilde kurulu ikna etmiş.
anlayacağınız bir selefim de yok. bu pozisyonda çalışan ilk kişiyim. gerçi benden önce kaç kişiyle görüştüler bilmiyorum. bir şekilde işi kaptım.
sonra şunu sorar oldular:
"sana ne ödüyorlar? iyi kazanıyor olmalısın ki böyle bir işi bırakmıyorsun."
bu sorunun saçmalığının farkındasınızdır umarım. elbette ki hiç bir şey ödemiyorlar. yine de kazanç sayabileceğim çok şey var.
örneğin sürekli gezebiliyorum. bir ofise tıkılıp masabaşı işi yapmıyorum, ya da bir kazana. işe girdiğim ikinci günde dünyanın her yerini gördüm. ki sadece sizin dünyanızdan bahsediyorum. başka dünyaların da olduğunu biliyorsunuz değil mi? umarım burada gizlilik sözleşmesini ihlal etmiyorumdur. neyse. daha güzeli, yola asla yalnız çıkmıyorum. hep bir yol arkadaşım var. tabi patronumla olan ilişkim dostluktan ziyade profesyonel, bunu inkâr etmiyorum, ama zamanının, hatta zamanın tümünü beraber geçiren iki kişi eninde sonunda iş dışında bir şeylerden de konuşmaya başlar. yeşil velinimetim ve ben de öyleyiz.
ikincisi; insanlar. kısacık bir sürede o kadar fazla insanla tanıştım ki anlatamam. işimin gereği olarak insanlarla doğrudan iletişim içindeyim. ben soruyorum, onlar düşünüyorlar. sonra hop, ışık hızıyla deftere geçiriyorum. normalde iş hayatında müşteri ile birlikte zaman geçiren çalışanlar pek mutlu değildir. ben bu kuralı güçlendiren tek istisna olabilirim. hem, resmiyet de yok müşterilerle aramızda. bana hemen ısınıyorlar. hatta - haddimi aşmak gibi olmasın ama - patron benden son düşüncelerimi istediğinde benim olduğumdan çok daha rahat görünüyorlar benim karşımda. tamam, bu işin yapısıyla alakalı, kabul ediyorum. o kötü adamı oynuyor, ben zabıtı oynuyorum. yine de, eğer patronun işini daha iyi yapmasını sağlayacak kadar becerikliysem - ki öyle olduğumu düşünüyorum -, bunu söylemekten gocunmuyorum. işin özü, aramızda kalsın ama, bu iş biraz da dış görüntüyle alakalı. yani bakın, yaşarken sayısını hatırlamadığım kadar işe nasıl kabul edildim sanıyorsunuz? insanlarda güven uyandıran bir yüz, atletik bir vücut, sıcak - sahte de olsa - gülümseme. bunların hepsi bende var. çalışmayı sevmiyor olabilirim, ama insanları etkilemeyi sevmediğimi sanmayın.
akılma geldi: patronla bu yeşil renk meselesini konuşmam lazım. yaşarken az biraz psikoloji okumuştum. eğer yanlış hatırlamıyorsam yeşil doğa ve hayatı simgeleyen, umut veren bir renkti. bizim sektörümüzde pek yeri olan bir renk değil tahmin edersiniz ki. açıkçası patronla ilk görüşmemizde bana "ne düşünüyorsun" diye sorduğunda hastaneden bahsetmemi de buna bağlıyorum. yeşil velinimetim bana hâlen bir ümit olabileceği hissini aşılamıştı sanki. oysa ölüyordum, barizdi bu. hadi siyahı geçelim, fazla aşikar. ama kahverengi, en azından gri, hadi bilemedin füme renginde bir takım giymiş olsaydı, belki on cümlelik düşünürdüm.
ama ben konudan uzaklaşıyorum. sıradaki soru gelsin.
"yani işini seviyor musun?"
bakın bu soruyu yanıtlamak o kadar kolay değil. evrendeki en güçlü varlıklardan biri için çalışıyorum. bunun getirileri, benim işimi sevmiyor olma ihtimalime çok daha ağır basıyor. düşünsenize, daha iki-üç saat önce, kalıtımsal bir kalp hastalığı olan çinli küçük bir kız şöyle düşündü:
"bir ip merdiven düşünüyorum. hem el hem ayakları kullanarak çıktıklarımızdan. ama ip yerine çok ince tellerden yapılmış. o kadar keskin ki ellerinizi, ayaklarınızı koyduğunuz an kesiliyor el ve ayaklarınız. ipincecik yaralara rağmen tırmanıyorum. ayağımı üzerimden çektiğim an alttaki tel basamak yokoluyor. yokolan her basamağın açtığı yaralar da kapanıyor anında. her seferinde yeni yara, acıya alışmana izin vermiyor merdiven. çok canım yanıyor ama çıkıyorum. ve en yukarıya geldiğimde... "
yemen'de, beynindeki ur beynini kanatmakta olan yaşlı bir adam:
"portakal ağaçları. kokularına dayanamıyorum. elime bir balta alıp hepsini kesmek istiyorum. yeryüzünde portakal kalmasın istiyorum. iki yıl önce duydum bu kokuyu ilk defa. korkunç sıcak bir günde. karımla bahçedeyken. yoksulluğumuzun alabileceği tek silah bir çapaydı. kokuyu duymaya başladıktan sonra sadece çapayı gördüm. çapa. ve karımın örtülü başı. karımın başını vücudundan ayırana kadar geçmedi o koku. ve şimdi yine kokuyor."
kendi adamları tarafından kurşunlanan Paraguay'lı bir uyuşturucu baronu:
"beni alma! sana istediğin, harcayamayacağın kadar para veririm! beni alma, yerime karımı, dört kızımı al. ya da dur! beni de al, ama bana bir kaç gün izin ver. bana ihanet eden şu köpekleri öldürmeme yetecek kadar izin ver! sana tüm bu ülkeyi vereyim, devlet başkanını vereyim. istediğin her şeyi verebilirim."
şu düşüncelerin güzelliğine bakar mısınız? patronun neden bunları biriktirmek istediğini şimdi anlıyor musunuz?
bu düşüncelerde bitmemiş, hatta bazen başlamamış hikayeler var. nerede olursanız olun, hayalgücünüzü geliştirmek için kullanabileceğiniz daha yararlı bir şey bulamazsınız.
işe kabul edilmeden önce girdiğim onlarca kişisel gelişim seminerinden öğrendiğim bir şey varsa, o da "hayalgücünüzün sizi istediğiniz yere götürecek araç olduğu" idi.
şimdi anladınız mı? şimdi görebiliyor musunuz?
umarım görüyorsunuzdur.
neyse, şimdi benim size bir sorum olacak:

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder